Reşit Galip Diye Biri

reşit galip

MUSTAFA KEMAL’İN SOFRASINDA MUSTAFA KEMAL’İ ELEŞTİREN ADAM

Reşit Galip diye biri…

Dr. Reşit Galip

Dr. Reşit Galip

Çankaya sırtlarında oturan Ankara’lılar, Şehre Reşit Galip Caddesi’nden geçerek inerler.Pek azı bu ismin kim olduğunu bilir. Bu bilinmezlikte belki Dr.Reşit Ga-lip’in 42 yaşında göçüp gitmesi rol oynamıştır, belki de İnönü’yle yıldızının hiç barışmaması…

Reşit Galip, Balkan Savaşı’na ve I.Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılmış, Taşkilat-ı Mahsusa’da görev almış, toplumcu düşüncelere sahip, köycülük ve köy hekimliğinin öncülerinden, Türk Ocaklı, Türkçü bir genç hekim. Gazi Mustafa Kemal Paşa, 1923 yılının Mart’ında Mersin’e geldiğinde hükümet tabibi ve Mersin Türk Ocağı Başkanı.

O Mersin ziyaretinde birçok şey ters gitmişti. Gazi’nin hiç sevmediği bir Mersin milletvekili ona yaranma çabası içinde, ama Gazi onu azarlamış. Belediye başkanı, öğle yemeğinde kendisi servis yapmaya kalkınca, “Belediye başkanı bu işleri yapmaz” diyerek onu terslemiş. Bu da yetmezmiş gibi Türk Ocağı’nın Millet Bahçesi’nde düzenlediği açık hava toplantısında Gazi ve eşi Latife Hanım’ın oturması için tahtadan yapılmış yüksek bir platformun üzerine iki koltuk yerleştirilmiş, yaldızlı, süslü, kıral ve kıraliçe tahtları gibi. Gazi, bunları görür görmez, kızgınlıktan yüzü kıpkırmızı olmuş, “Bu ne maskaralık” diyerek oradan çektiği bir sandalyeye oturmuş. Yüzü asık mı asık…

Sıra Dr.Reşit Galip’in konuşmasına gelecek. Fakat, Gazi öfkeli ve söylev filan dinleyecek durumda değil. Reşit Galip, önceden tanıdığı İsmail Habib’i (Sevük) araya koyuyor, sonunda Gazi dinlemeye razı olmuş durumda. Doktor, tane tane konuşurken birden eli-nin işaret parmağı ile Gazi’yi göstererek ve “Sen” diye ona seslenerek diyecek ki:

“-Senin asıl büyüklüğün, bütün o büyüklüklere rağmen, milletin ferdiyim diye övünmendir!”

Herkes şaşkın. Acaba bir fırtına mı kopacak? Ama biz İsmail Habib’e bırakalım sözü: “Milletin ferdi… Baktım, Şefin boralı çehresinde, ani bir rüzgarla bulutlarını dağıtan bir sema işareti var. Fert, milletin ferdi; o tek ke-lime, bir tılsım gibi, dört beş saatlik öf-keyi bir anda uçuruvermişti.”

Ankara yakınlarında TTK'nun Ahlatlıbel kazısında (5 Mayıs 1933) Soldan sağa: Dr.Reşit Galip, Atatürk, Nevzat Tandoğan ve Hikmet Bayur.

Ankara yakınlarında TTK’nun Ahlatlıbel kazısında (5 Mayıs 1933) Soldan sağa: Dr.Reşit Galip, Atatürk, Nevzat Tandoğan ve Hikmet Bayur.

Gerçekten de, Gazi’-ye yapılabilecek en güzel övgü, ona iç-tenlikle ve “Sen” di-yerek seslenebilmek ve Türk ulusunun bir bireyi olmasının onun en yüce özelliği olduğunu söylemekti.

Gazi, bu genç insanı unutmayacaktı: Kısa bir süre sonra Dr.Reşit Galip artık milletvekiliydi!…

O bunla da kalmayacak Gazi’nin yakın çevresinden olacak, sofrasında bulunacaktı. Ama dik başlıydı, açık sözlüydü, eleştirilerini sakınmıyordu. Ne ki, Gazi’ye öylesine bağlıydı ki, kısa yaşamı boyunca ona ait ne varsa toplayıp saklayacaktı. Ama Gazi’ye bağlılığının temelinde ise Devrim’e olan inancı, Türk ulusuna olan sevgisi geliyordu. O nedenle, kendili-ğinden, gönüllü olarak Ankara İstiklâl Mahkemesi üyesi olmak isteyecek ve bu görevini de iki yıl sürdürecekti

Bir süre İstiklâl Mahkemesi üyeliği yapmış. CHP İda-re Heyeti’nde görev almış. Türk Ocakları’nda, Halk-evleri’nde çalışmış.Yine Atatürk’ün isteğiyle Serbest Fırka’ya girmiş. ve Atatürk’ün sofrasına oturmuş.

Onu bakanlığa taşıyan süreç de o sofrada başlamış.
Bu sofra sahnesi pek çok tanığın anılarında vardır:

**

1931 sonbaharıydı. O geceki tartışma, Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet’in bir yakınmasıyla başladı. Esat Mehmet, Atatürk’ün harbiye’den ‘tabya öğretmeni’ydi. Kazım Özalp’in ‘Atatürk’ten Anılar’ kitabında (T.İş Bankası Y., 1992, s. 48-49) yazdığına göre konu, kız öğrencilerin kıyafetinden açıldı. Esat Mehmet, ‘kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun görmediğini’ belirtti.

1934'te, 41 yaşında hayata veda etmiş. Öldüğünde cebinde 5 lira parası varmış.

1934′te, 41 yaşında hayata veda etmiş. Öldüğünde cebinde 5 lira parası varmış.

Bir tamin yayınlayıp daha kapalı giyinmelerini isteyeceğini söyledi.Bunun üzerine Reşit Galip söz aldı:’Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi’ dedi. ‘Bu bir geriliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar.İnkilaplardan en mühimi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü, batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz.’

Sofra gerildi.
Gazi, vekilini zor durumda bırakan bu çıkıştan hoş-lanmadı. ‘Bu konuyu uzatmayalım. kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız’ dedi.

Ama Reşit Galip alttan almadı. ‘Af buyrunuz Paşam! Bu inkilap ve zihniyet meselesidir!.Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim. Hatta daha ileri gide-rek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkilapları zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez.’

Reşit Galip’in tartışma yaratmasının özel bir nedeni vardı: Halkevi’nde sanatı yaygınlaştırmak için tiyatro çalışmaları yapıyor, ancak sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamıyorlardı. Buna gönüllü kadın öğretmenler için, Maarif vekaleti’nden izin alamamışlardı. Reşit Galip ‘Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez’ diye kestirip attı.

Atatürk’ün kaşları çatıldı. ‘Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz’ diye çıkıştı. Herkes yaklaşan fırtınayı hissetmişti.Ama Reşit Galip bulutların üstüne gitti. 57 yaşındaki Milli Eğitim Bakanı’nı işaret ederek dedi ki:
‘Devrimci devrimcidir. İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis’te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan vark’en, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır.’

Atatürk yeniden uyarma gereği duydu: ‘Esat Bey yeteneklidir. davamıza inanmıştır ve benim hocam-dır. beni okutmuş olması sence bir değer taşımıyor mu?

‘Kusura bakma Paşam, taşımıyor! Okuttuklarının içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır.”Sizi de eleştiririm! ‘

Bunun üzerine Gazi’nin sabrı taştı: ‘Bu sofrada hocama ve Milli Eğitim Bakanı’na hakaret etmenize mü-saade edemem’ diye haşladı.

Ama Reşit Galip sineceği yerde hepten üste çıktı:
‘Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. Mesela Roze Noir’a verdiğiniz 15 bin liralık kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz.’

İlk kez Atatürk’ün sofrasında Atatürk bu kadar sert eleştiriliyordu. Reşit Galip’in sözünü ettiği Roze Noir, Beyoğlu’nda, Rus karı-kocanın işlettiği bir barın adıydı.Atatürk bir gece oraya! gitmiş, mekanın sahibi Madam Senya’dan ‘İş Bankası’ndan kredi alamı-yoruz’ yakınmasını dinlemiş ve orada bir kağıda İş Bankası Genel Müdürüne hitaben ‘yardımcı olunması’ isteğini yazmış, Rus çifte vermişti.

Reşit Galip bu iltimas talebini eleştiriyodu.

Atatürk bu kez kızmadı; ‘Yoruldunuz, buyurun biraz istirahat edin’ diyerek kibarca Reşit Galip’i sofradan kovdu.

Ama genç devrimcinin yılmaya niyeti yoktu. Yıllar yılı bir efsane gibi anlatılacak çıkışını o an yaptı: ‘Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır.’

Atatürk kendi fikirleriyle kendisini vuran bu genç adama baktı, sonra yanındakilere dönüp ‘Öyleyse biz kalkalım’ dedi. Sofradaki bütün heyet ayaklandı; Reşit Galip’i sofrada yapayalnız bırakıp çıktılar.

Ölümüne değin 12 yıl boyunca ona hizmet edecek olan uşağı Cemal Efendi, onu hiç böyle görmediğini hep anımsayacak:

“Atatürk soyunana kadar bir kelime konuşmadı. Si-nirleri henüz yatışmamıştı. Yüzü sapsarıydı. Cum-hurbaşkanı olduktan sonra belki de hiç kimse onunla böyle konuşmamıştı.” diyecekti.

Gazi öylesine kırgın, üzgün ve kızgındı ki ağzından şu sözler dökülecekti:

“-Çelebi Efendi, desene ki yılanı koynumuzda bü-yütüyormuşuz.”

Dr.Reşit Galip ise yaptığının ezikliği ve utancı içinde kıvranıyor. Ertesi gün ilk trenle Ankara’ya gidecekti ama cebinde parası yoktu.

Bu müthiş sahnenin devamı daha da ibret vericidir:

Reşit Galip bütün geceyi Dolmabahçe Sarayı’nda pencere kenarındaki bir koltukta geçirir.Atatürk uyandığında Genel Sekreteri’ne Reşit Galip’i sorar. ‘Sabaha kadar bekledi, mahçubiyetini size iletmemizi istedi.Ankara’ya gidecek kadar borç para istedi. 25 lira verdik’ derler. Atatürk ‘Ankara’ya gidecek adama 25 lira mı verilir. Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydiniz’ der. Sonra ‘Cebinde 5 parası yok ama karekterinden hiç taviz vermiyor. Parası yok ama cesareti var’ diye ekler.

1932 sonbarında Atatürk, Reşit Galip’in Ankara Radyosu’ndaki bir konuşmasını dinler; ‘Devrimleri her yerde, herkese karşı savunacağız. Gerekirse babamıza ve çocuklarımıza karşı bile’ demektedir.

 

**

Yaptığının acısı içinde kıvranan Dr.Reşit Galip duygularını Atatürk’e özür dileyerek yazmakta gecikmeyecekti:
“Büyük Gazi’nin Yüksek Huzuruna Tazimlerle

Ankara, 30.1.1932

Mübeccel Büyük Paşam,

Siz insanların ruhunu, fikrini açık bir sayfa gibi okursunuz.

Size tapınırcasına bir iman, sevgi ve saygı ile bağlı olduğumu teveccüh ve itimadınızı hayatımın kıymetli ölçülmez mazhariyeti saydığımı bilirsiniz.

Kusur ve kabahatimin çok büyük olduğunu biliyorum. Onun affı ancak sizden istenebilir. Çünkü siz, af ile ders ve ceza vermek mertebelerinden çok daha yükseklerdesiniz.

Sizi üzmüş olmak ıstırabının dayanılmaz acısını bütün şiddetiyle çektim. Ellerinizi bin kere öperek affınızı dilerim.

Sağlığınız ve saadetiniz temennilerimi candan tekrarlarım, mübeccel büyük paşam.

Sizin evlâdınız

Dr.Reşit Galip”

Mektup Gazi’ye ulaştığında kızgınlığı ve kırgınlığı çoktan geçmişti. Gülümseyerek diyecekti ki:

“-Nedir, bir kabahati mi var ki?”

Dolmabahçe Sarayı’ndaki o gecenin üzerinden dört ay geçmiş. Gazi, Çankaya’daki eski köşkte dostlarıyla. Bir ara Dr.Reşit Galip’ten de söz açılacak. Gazi:

“-O nerelerde? Hiç görmüyorum.” diyecek ve biraz sonra da yaverine, Çankaya’da yakınlarda bir yerde oturan doktoru çağırmalarını söyleyecek. O Çankaya
gecesinin tanıklarından biri de Yakup Kadri Kara-osmanoğlu. Ondan dinleyelim:

“-Reşit Galip, yemek salonuna girdiği vakit, hepimiz zorlu bir imtihan devresi geçirecek sanıyorduk. Fakat her şey hafif bir şaka içinde geçti. Reşit Galip’e sof- rada yer gösterip oturttuktan beş on dakika sonra, dışarıdan iki nöbetçi eri çağrıldı. Mustafa Kemal: ‘Şu efendiyi oturduğu yerden kaldırınız!’ dedi ve iki kuvvetli Anadolu çocuğu, bir hamlede Reşit Galip’i kucaklayıp havaya kaldırdılar. Mustafa Kemal gülerek:
‘-Biz adamı böyle kaldırmasını da biliriz!’ dedi.
Ve bu sahne, bu söz, Reşit Galip’in üç dört ay evvel Dolmabahçe Sarayı’ndaki sofrada:

‘-Sen beni buradan kaldıramazsın! Çünkü bu saray ve bu sofra milletindir!’sözüne bir cevaptı.”

Düşmanlarını bile bağışlayan Atatürk, bir devrimciyi mi bağışlamayacaktı!

**
Atatürk birkaç gün sonra kendisini yeniden sofraya davet eder. Hemen yanındaki sandalyeye buyur eder. Onun yanına da, hocası Esat Mehmet’i oturtur. Ve orada yeni Milli Eğitim bakanı’nın 39 yaşındaki Reşit Galip olduğunu açıklar.

Roze Noir olayı mı? Onu da hatırlatalım: “Ertesi sabah erkenden Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatak odama, İş Bankası İstanbul Şubesi müdürü Muam-mer Bey (Eriş) telefon etti:

‘Atatürk’ün bir emirlerini aldım; bunun mahiyeti hakkında sizin fikrinizi öğrenmek istiyorum’ dedi ve mektubu okudu. Burada bir noktayı tasrih etmeli-yim, Muammer Bey’in bana müracaatı, aynı zamanda Atatürk’ün umumî vekili oluşumdandır.

Derhal vaziyeti anlamıştım: ‘İfade açıktır; sizden istenilen şey, kesilen kredinin tekrar açılıp, bankanın normal şartlarına uygun teminat mukabilinde işlemesini sağlamaktır cevabını verdim. Bunun üzerine Muammer Bey, kendilerine Ata-türk’ün arzularına uyacağını söylemiş ve talep ettikleri parayı ikraz etmek için usulü dairesinde ikinci ve muteber bir imza istemiş, bunu temin edememişler ve tabiî parayı da alamamışlardı. Uyanınca keyfiyeti Atatürk’e arz ettim: ‘”Tamam, dedi, zaten ben de bu-nu kasdetmiştim.’”
Reşit Galip’in Bakanlığı sadece 13 ay sürdü.Bu süre içinde Darülfunun’dan üniversite reformunu başlattı. Öğretmenlere genel bütçeden maaş ödenmesini sağladı. Eşi Zübeyre Hanım’ın deyimiyle ‘deli gibi çalışıyor’ ama Atatürk’e çıkışacak kadar ayarsız dili
yüzünden her gün işe cebinde istifa mektubuyla gidi-yordu.Aslında Atatürk’le araları iyiydi. O Gazi’ye ‘Paşam’, Gazi de ona ‘Doktor’ diye hitap ederdi.

Birgün sofradan ayrılırken, Atatürk, ‘Seni eve ben bırakacağım’ demiş. Eve bırakınca o da saygıdan,
‘Ben de sizi uğurlayacağım Paşam’ karşılığını vermiş. Ama kendisinin arabası olmadığından yürüyerek uğurlamış. O gece zaturee olmuş.Dinlenmesi! tavsiye edilince 1933 Ekim’inde görevden ayrılmış. 1934 yazında Moda’daki bir deniz kazasında kızlarını kurtarmaya çalışırken akciğerlerini hepten üşütmüş. Bir mucize eseri kurtulduğu bu kazadan sonra ölümü bekleyerek, hastalığını takip etmeye başlamış. Ke-çiören’deki bağ evinin kütüphanesine demir yatağını taşıtıp yedi ay kitaplar arasında yatmış.1934′te 42 yaşında hayata veda etmiş. ‘Öldüğünde cebinde 5 lirası varmış’

Her sabah okul öğrencilerini güne başlatan ”Türk’üm doğruyum, çalışkanım’ andı var ya…Kim kaleme almış biliyormusunuz? ‘Reşit Galip…’

O andın 1933′ün 23 Nisan günü Reşit Galip’in kaleminden çıktığını eminiz çoğumuz bilmeyiz.
Dr.Reşit Galip hakkında anlatılanlar en çok bilinen anılardandır. Hatta Zülfü Livaneli, Can Dündar gibi bir türlü Atatürkçü olamayan ama yıllardır Atatürk’ü anlatarak “para kazanan”ların da dillerinden düşür-mediği hikayelerdir. Atatürk’ün devrimciliğini asla anlamamış, hatta Atatürkçülüğün temel ilkelerine toptan karşı çıkan bu iki yazar nedense bu anıları anlatmayı çok sever. Ve “Atatürk’ün diktatör olmadığının en güzel kanıtı” olarak gösterirler.

Halbuki son derece eksik anlatırlar. Ve maalesef pek çok Atatürkçümüz de eksik bilir. Her şeyden önce, mesele Atatürk’ün Reşit Galip gibi bir kadrosuna davranış şekli değildir. Daha önemli olan Reşit Galip gibilerinin savunduklarıdır. Ne hikmetse Zülfü’ler, Can Dündar’lar buna pek değinmezler. Reşit Galip’i anlatırlar ama, ne Reşit Galip’in bakanlığında yaptıklarından bahsederler ne de öncesinden…

Öyleyse bu açığı da biz kapatalım.

***

Yukarıda aktarılan anıyı çoğumuz biliriz ama Reşit Galip’in ilkokullarda yıllardır okutulan ve AKP iktidarının kaldırmak istediği “Andımız”ın yaratıcısı olduğundan haberimiz yoktur.

Afet İnan şöyle anlatıyor:

“1933 yılının 23 Nisan Çocuk Bayramı idi. Reşit Galip, heyecanla Çankaya köşküne geldiği vakit, Atatürk’ün yanında bana bir kâğıt uzattı ve şunları anlatmaya başladı. ‘Sabahleyin ilk bayramlaşmayı kızlarımla yaptım. Onlara bir şeyler söylemek istediğim vakit, bir and meydana çıktı. İşte Cumhuri-yetimizin 23 Nisan çocuklarına armağanı.”

Atatürk’ün de kabul etmesiyle birlikte Reşit Galip o sabah 23 Nisan’la ilgili yaptığı radyo konuşmasında şunları söyler:

“Çocuklar! Bilirsiniz, daha iyi bilirsiniz ki, her Türk çocuğu anasının, babasının olduğu kadar mille-tinindir, budununundur. Sizin sağlığınıza, sizin ça-lışmanıza, sizin budun ülküsüne ve törelerine uy-gun yetişmenize ananız, babanız kadar bütün Türk-lük yürekten bağlıdır. (…) Büyük Türk yarınını yapıcıları arasına girmek için, şimdiden hazırlanın güzel çocuklar! Daima kulağınızda çınlasın ki, çalışkan olmayan Türk sayılamaz, ahlakı olmayan Türk olamaz! Şimdiden bağırarak söylüyorum ki, sizlerden çalışmayanlar, millet işlerinde kendi paylarına düşecek olanları en iyi yapmak için bugün en iyi yetişmeğe kulak asmayanlar, bizim yarınki düşmanlarımızdır! (…) Budunlar içinde bir ve eşsiz Türk’ün güzel yüzlü, güzel özlü çocukları! Türklü-ğün büyük yarını sizin görünüşte mini mini, daya-nıksız; fakat hakikatte acun yapısı kadar sağlam ve dayanıklı omuzlarınızdadır. Bunu düşünün, bilin, anlayın ve bir an bile unutmayın! Size bugün şu işi veriyorum. Bayramınız biter bitmez, mektepleri-nize döndüğünüz ilk günden başlayarak birinci derse girdiğiniz zaman sınıflarınızda hep birden ve her gün şu sözleri tekrarlayacaksınız.”

Ve bu konuşmasının ardından “Andımız”ı okur.

30 Ağustos 1972′den itibaren de sonuna “Ne mutlu Türk’üm diyene!” de eklenmiştir.

Zülfü’lerin, Can Dündar’ların Reşit Galip’ten çok bah-sedip de neler yaptığını bir türlü aktarmamalarının nedenlerinden biri bu andımız olsa gerek. Bilindiği gibi “Andımız” Türkiye’de gericilerin, bölücülerin ve İkinci Cumhuriyetçilerin kanını donduran bir “Türk-çü” ve “milliyetçi” içeriğe sahiptir. Hele hele Reşit Galip’in 23 Nisan’daki radyo konuşması… Ne demek “Budunlar içinde bir ve eşsiz Türk” gibi kavramlar! Asla hatırlamak istemeyecekleri, kimsenin de bilmesini istemeyecekleri bir konuşma değil mi?

***

İşte o Reşit Galip karakteri, bugünkü kimi sahte Atatürkçülerin, bölücülerin, gericilerin ve İkinci Cumhuriyetçilerin asla kabul edemeyeceği bir karakterdir. Uzatmamak için kısaca aktaralım. Reşit Galip sıradan bir Milli Eğitim Bakanı değildir:

- Şeyh Sait isyanının çıkmasının ardından kurulan İstiklal Mahkemesi’nde kendi gönüllü istek ve ısrarları sonucu üye olarak görev yapmıştır. Kürt isyanları ve Kürtçü akımlara karşı uzlaşmaz, kararlı önlemlerin alınmasını en çok isteyenlerden biri olmuştur. Hatta bu nedenle Meclis’te birkaç kez eleştirilmiş ancak Mustafa Kemal’in kendisine sahip çıkması sayesinde hem vekilliğini hem de İstiklal Mahkemesi üyeliğini devam ettirebilmiştir.

- Rodos göçmenidir. Balkanlar ve Adalar’daki Yunan zulmünün en yakın tanıklarındandır. Belki de bu nedenle Lozan Antlaşması sonrası oluşturulan Türk – Yunan Mübadele Komisyonu’nun 4 Türk üyesinden biri olmuştur.

Batı Trakya dışındaki Yunan topraklarında Türklerin daha fazla zulüm görmesini engellemek, Batı Trakya’daki Türk varlığının yok edilmesini kabul et-memek ve Batı Anadolu’daki Rum nüfusun Yuna-nistan’a gönderilmesiyle Anadolu’da Türk çoğunluğunu daha da pekiştirmek gibi amaçlarla çalışmış ve bunda başarılı da olmuştur.

- Türk Dil Kurumu’nun, daha doğrusu o zamanki adıyla Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin ilk başkanı Sa-mih Rıfat Bey’in ölümünün ardından 1932-33 yıllarında başkanlığını yürütmüş, Türk dilinin yabancı dillerin etkisinden kurtarılması, kendi deyimiyle “Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar tek bir Türkçe-nin konuşulması” hedefini belirlemiştir. Görüldüğü gibi, sadece Anadolu Türklerinin değil, bütün Türk dünyasının tek bir Türk lehçesi kullanması gerektiğini daha o günlerde önerebilmiş büyük bir devrimci ve milliyetçidir…

- Milli Eğitim Bakanlığı dönemi, Atatürk döneminin en büyük eğitim atılımlarının yapıldığı yıllardır. “Üniversite Reformu” onun döneminde gerçekleşmiştir. Atatürk Devrimleri’nden uzak, hatta yer yer devrimlere direnen bütün eski Darülfünun hoca-larının yerine atak, çağdaş, Atatürkçü ve ilerici yeni bir kuşak öğretim üyesi yapılmış ve İstanbul Üniversitesi yepyeni bir felsefeyle baştan kurulmuştur. Hitler döneminde Almanya’dan kaçan bilim adamlarının Türkiye’de misafir edilmesi de Reşit Galip’in önerisi ve ısrarlarıyla gerçekleşmiştir. Bu sayede 30′lu yıllar boyunca Türk bilimi büyük atakların yaşandığı ve Hitler Nazizminin karanlık döneminin aksine son derece özgür ve üretken bir dönem olarak dünya bilim tarihinde parıldayan bir dönem yaşanmıştır.

- Reşit Galip, Atatürk’ün çok güvendiği kadrolardan biriydi. Bir yandan da CHP’nin özellikle Recep Peker’le birlikte devrimlerin ruhundan kopan bir şe -
kilde “bürokratik” bir tarzda gelişmesine karşı çıkı-yordu. Bu nedenle 1930′da Ali Fethi Bey’in (Okyar) önderliğinde ve Atatürk’ün direktifleriyle başlayan Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyiminin kurucula-rından biri olmuştur. Ancak Fethi Bey’in İzmir ziyareti sırasında yaşanan olayların ardından SCF’nin devrim karşıtlarının üslendiği bir yapıya dönüşmesi tehlikesinin ortaya çıkması üzerine Reşit Galip bu partiden istifa etmiştir.

- Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi, onun bakanlığı döneminde tasarlanmış. “Bir milyon kitaplı büyük bir millet kütüphanesi” hedefi onun tara-fından belirlenmişti. Bu hedef ancak 1948′de Milli Kütüphane’nin kurulmasıyla gerçekleşebilecektir. Bir başka hedefi “İlimler ve Sanat Akademisi” ise ancak 1991′de kurulan TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) ile vücut bulacaktır.

- Hasan Ali Yücel önderliğinde başlayan Köy Ensti-tüleri projesinin de ilk yaratıcılarındandır ve “Köy-cülük Kursları” adıyla ilk örnekleri yaratan milli eğitim bakanıdır. 1934 Mart’ındaki erken ölümü ne-deniyle tasarlayıp da sonuçlandıramadığı projele-rinden biridir Köy Enstitüleri…

- Milli Eğitim Bakanı olmadan önce Türk Tarih Kurumu’nda (o zamanki adıyla Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti) Genel Yazmanlık görevinde bulunmuş, Temmuz 1932′deki Birinci Türk Tarih Kongresi’ne “Türk Irk ve Medeniyet Tarihine Umumi Bir Bakış” başlıklı bir sunumla katılmıştır. Bu sunumunda şu görüşlere yer vermiştir: “Türklerin dışındaki ırklar, kendi başlarına değil, Türklerle temasa geçildikten sonra medeni mahsuller verebilmiştir. Mezopotam-ya medeniyetinin yerli sayılması imkansızdır. Bu medeniyet, Sami olmayan, Orta Asya’dan gelen bir ırka aittir. Mezopotamya medeniyetinin temsilcisi olan Sümerler Türk ırkındandır.”

- 30′lu yıllarda liselerde okutulan Tarih kitaplarıyla “Türk Tarihinin Ana Hatları” isimli kitabın tasarlanıp hazırlanmasında büyük rolü vardır.

- Türk kültürünün ve cumhuriyet medeniyetinin Türk halkına nüfuz etmesi amacıyla kurulmuş Halkev-lerinin gerek kuruluşunda gerekse yaygınlaştırılmasında büyük emekleri vardır.

***

Reşit Galip Ağustos 1933′te geçirdiği bir deniz kazasının ardından kapıldığı zatürree nedeniyle bakanlıktan istifa etmek zorunda kalır. Tedavisi başarılı olamaz ve hayatını genç yaşta yitirir. Reşit Galip’in ölümü üzerine Şevket Süreyya’nın Kadro dergisinin Mart 1934 tarihli 27. sayısında yayınlanmış güzel bir yazısı vardır. Bu yazının şu bölümü sanırız her şeyi özetliyor:

“Bir inkılâp neslinin en büyük seciyesi, İnkılabının ve Şefinin emrinde hizmetlerin en büyüğünden en küçüğüne kadar isimsiz ve merasimsiz fasılasız koşmaktır. Fakat Türk inkılabının yarınki tarihçisi onu yalnız inkılâp saffının ileri bir mücahidi değil Türk inkılabındaki bütün mefhum ve içtimai şekil doğuşları seyrinde de aktif bir kahraman olarak alacaktır. Onu inkılaba ve Şefe inanlarını kendilerine din ve ahlak yapan büyük öncüler ve mücahitler kadrosunun lekesiz bir timsali olarak kaydedecek ve daime yüceltecektir.

Reşit Galip!

Senin en büyük hizmetin, senden sonra gelecek inkılâp nesillerine inkılâpçı karakterin inkılâpçı enerjinin ve ahlakın büyük misali olmandır! Senin bu taliine fıpta ediyoruz.”

***

Reşit Galip’in hizmetleri, devrimciliği, Atatürkçülüğü bırakın sayfalara, kitaplara bile sığmayacak boyuttadır. Biz burada sadece kısa bir hatırlatmayla yetinelim.

Daha ayrıntılı bilgi sahibi almak isteyen okurları-mızın, bizim de temel kaynak olarak kullandığımız iki değerli araştırmayı incelemelerini öneririz. Birincisi Ahmet Şevket Elman’ın 1955′te yayınlanmış “Dr. Reşit Galip (1892-1934)” isimli çalışması. İkincisi ise Yener Oruç’un Gürer Yayınları’ndan çıkan “Atatürk’-ün ‘Fikir Fedaisi’ Dr. Reşit Galip” isimli araştırması…

"Reşit Galip Diye Biri" yazısı için yorumlar

  1. mürsel diyor ki:

    Şair demiş ya,
    Ne kendi etdi râhat ne âlem etdi huzur, Yıkıldı gitti cihândan dayansın ehl-i kubûr.

  2. mürsel diyor ki:

    çok bilgilendirici olmuş, teşekkür ederim………

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>